Kimi kitaplar bize yalnızca bir hikâye anlatmaz; aynı zamanda bir coğrafyanın ruhuna, geçmişine ve bugünün karmaşıklığına açılan bir pencere sunar. Ilja Leonard Pfeijffer’ın Grand Hotel Europa adlı romanı da tam olarak böyle bir eser.
Bir yandan yaralı bir aşkın izlerini taşırken, diğer yandan Avrupa’nın kitle turizmiyle dönüşen yüzüne keskin, ironik ve cesur bir bakış yöneltiyor.
Ve en ilginci; tüm bunlar, ihtişamını yitirmiş ama hâlâ zarafetle ayakta durmaya çalışan esrarengiz bir otelin duvarları arasında yazılıyor.
Romanın kahramanı — ki büyük ölçüde yazarın kendisi — dünyanın en popüler şehirlerinde dolaşmış, tarih ve kültürle yoğrulmuş bir yaşam sürmüş bir “gezgin”.Ancak ironik biçimde, kendisini hiç turist olarak görmek istemiyor. Tam tersine, turizmin şehirlere nasıl zarar verdiğini, kültürü nasıl yüzeyselleştirdiğini, mekânları “tüketilecek nesnelere” dönüştürdüğünü acımasızca eleştiriyor.
Bu yönüyle kitap, yalnızca bir aşk hikâyesi değil;modern çağda seyahat kültürüne dair entelektüel bir yüzleşme.
Ve itiraf edeyim:
Onun keskin gözlemlerini okurken bazen kendimi sorarken buldum:
“Ben bu şehirleri gerçekten deneyimledim mi, yoksa sadece tükettim mi?”
Kitabı diğerlerinden ayıran en büyüleyici damar, sanat tarihiyle örülü aşk hikâyesi.
Yazar, sanat tarihçisi sevgilisi Clio ile ilişkisini anlatırken, bir Caravaggio tablosunun izini sürüyor. Bu yolculuk; İtalya’nın sokaklarında, müzelerinde, meydanlarında ve hatta arka sokaklarında geçen bir dedektiflik ve tutku hikâyesi gibi.
Aşkın haz ve kırgınlıkları, sanatın gizemleri ve tarihin gölgeleri
birbirine karışıyor.
Sıradan bir ayrılık hikâyesi değil;kayıp, arayış, hatırlama ve anlamlandırma
süreci.
Kitabın geçtiği otel yalnızca bir dekor değil, neredeyse başlı başına bir karakter.
Görkemli ama solgun, geçmişe tutunan ama geleceği belirsiz bir mekân.
Tıpkı yazarın anlattığı Avrupa gibi:Bir zamanlar dünyanın merkezi olan, bugün
ise turist kalabalıkları içinde kimliğini korumaya çalışan yaşlı bir kıta.
Otelde karşılaşılan karakterler hikâyeye hem melankoli hem de ince bir mizah katıyor.
Ben kitap boyunca yazarın gözlem gücünü, zekâ dolu ironisini ve Avrupa kültürüne dair eleştirel cesaretini çok ilginç buldum.
Bazen kendi konumuna mesafe koymadan turistleri yargıladığını hissetsem de tam da bu çelişki romanın gerçekliğini artırıyor.
Grand Hotel Europa, hızlı tüketilen romanlardan değil.
Bir yolculuk…
Keyifli okumalar dilerim.