Yazarını kişisel olarak tanıma şansına sahip olduğum için belki biraz önyargılı olabilirim — ama bu önyargı, kaleminin gücüne dair. Daha önce yaptığı sokak röportajlarını okurken, insan hikâyelerine gösterdiği özen ve derinlik sayesinde içimden hep “Özlem çok daha fazlasını yazacak” demiştim. Hayalet Bakıcısı kitabını bitirdiğimde ise, bu düşüncemin ne kadar doğru olduğunu bir kez daha gördüm. Çünkü bu kitap, hiç de ilk kitap gibi durmuyor.
Kitap, yas ve kayıp temaları etrafında örülmüş on öyküden oluşuyor. Ancak “yas” kelimesinin çağrıştırdığı ağır havadan çok daha fazlası var satır aralarında: Sessiz bir direnç, kırılganlıkla iç içe geçmiş bir güç, kabullenişle yoğrulmuş bir umut… Her hikâyede kaybın bıraktığı boşluğu doldurmak yerine, o boşluğa bakmayı ve anlamlandırmayı seçen karakterlerle karşılaşıyoruz.
Yazarın daha önce yaptığı “Yeditepeden Portreler” röportajlarından da aşina olduğum o insana dokunan üslup, burada edebi bir olgunlukla karşımıza çıkıyor. Kelimelerin akıcılığı, hikâyelerin özünü tam yerinde yakalayan cümleleri, “fazla söylemeden çok şey anlatma” becerisi, her öyküde kendini gösteriyor.
Birçok kadın hikâyesi var bu kitapta; fokur fokur bağırmayan, sessiz ama etkileyici hayatlar. Gündelik olanın içinde saklı travmalar, küçük direnişler, görünmez yükler… Anlatılanlar, ağırlaştırmadan, dramatize etmeden hafifçe kalbe dokunuyor.
Ve kitabı bitirdiğinizde insanın içini dolduran o tatlı his geliyor: “İyi ki yazmış. İyi ki yazacak daha çok şey var.”
Hayalet Bakıcısı, ilk kitap olmanın heyecanını taşıyor belki; ama acemiliğini asla değil. Sessiz, derin, olgun bir ses — ve bu sesin daha çok duyulacağına dair içimde güçlü bir inanç var.
İnsanın ruhunun kırılgan yanlarına, kaybın sessiz evrelerine ve kelimelerin iyileştirici gücüne meraklıysanız, bu kitabı mutlaka listenize ekleyin. Çünkü bazı hikâyeler fısıltıyla bile çok şey anlatır.
Sevgili Özlem’in ikinci kitabı “Karanlığın İcadı” da okuma listemde. En kısa sürede kitabın bana söylediklerini paylaşacağım.