Danimarkalı Kız

Yönetmenliğini Tom Hooper’ın yaptığı ve 4 dalda Oscar adaylığı gösterilen bu film bence dikkate değer. Film, bir transseksüelin dönüşüm hikayesinin çok ötesinde bir değer taşıyor bence. Özellikle David Ebershoft’un aynı adlı romanından uyarlanan ve gerçek bir hikayeden alınmış olması, olayın geçtiği yıllar nedeni ile ve Einer Wegenar’ın tarihe transseksüel olarak geçen ilk kişi olması bence filmi önemli kılıyor. Tabi konu, Einar (Eddie Redmayne) üzerine kurulu olsa da bence eşi Gerda (Alicia Vikander) da başrolü neredeyse eşit olarak paylaşıyorlar. Roman ile arasında çok farklılıklar olduğu söylenen film bize kişisel bir mücadele ve bir evliliğin portresini sunuyor aslında. Filmin ana mesajı insanı kucaklayan bir tolerans duygusu.

Einar ve Gerda, Danimarka’lı, ünlü ve yetenekli iki ressamdır. İkilinin saygınlığının ağırlığını peyzaj resimleri yapan Einer taşısa da, Gerda da portre çalışan, zaman zaman eşinin başarısının gölgesinde kalsa da genel olarak onu destekleyen bir eştir.

Bir gün Gerda’nın kadın modellerinden biri yerine geçen Einar, kendini kadın kimliği içinde rahat hisseder ve eşi Gerda ile Lili Elbe karakterini yaratırlar. Başlarda bir oyun gibi başlayan bu durum giderek Einar’ın varoluş dönüşümünün de başlangıcı olur. Einer, Lili’ye dönüşürken, Gerda bu yolla bir çok kadın portresi yapar. Einar kendisini Lili olaya iten sebepleri anlamaya çalışırken Gerda’nın ona kızmaktan çok destek olduğu, filmin geçtiği 1920’ler itibarı ile aslında oldukça bohem bir evliliği de bize göstermiş oluyor, belki de bir çelişki olarak da değerlendirilebilir. Yani fiziksel değişim Einar’da olmasına rağmen asıl değişim Gerda’da oluyor da denebilir. Ancak bu konu oldukça yüzeysel verilmiştir.
Einar’ın kimlik arayışını izleyiciye sunan sahneler; kadın kıyafetlerine ve bedenine duyulan hayranlık, ayna karşısında bunun çalışılması, kadın hareketlerinin taklit edilmesi gibi duygular, Einar’ın dönüşümündeki izleri somutlaştırıyor. Kafasındaki kimlik değişimi, fiziksel olarak da, hormonal olarak da Einar’ın aklını karıştırıyor. İçindeki kadın güçlendikçe, erkek kimliği yavaş yavaş silikleşiyor ve artık ne istediğini tam olarak bilen Einar bu işi kökünden çözmek için doktorlara başvuruyor. Filmin geçtiği yıllarda doktorlar onu delilik ile suçluyor ama sonunda kendisini dinleyen bir doktor bulup bu durumu ameliyat ile çözmek için irade ve kararlılık gösteriyor. Bu fiziksel dönüşümün son dönemlerinde de eşi Gerda Einar’ın her zaman yanında olup onun en büyük destekçisi oluyor. Ve kaçınılmaz son gerçekleşiyor. Bunu filmi izlemek isteyenlere bırakıyorum.

Filmin sonunda iki karakterin güçlü oyunu ile, yaşanılan bu duygular, abartılmadan ve daha da önemlisi homofobik bir film olmadan sunuluyor izleyiciye. Yabancı basında bazı eleştirmenler filmde eksiklikler olduğunu, yönetmen Hooper’ın, 1926’da böyle bir olayın ortaya çıkmasının basındaki ilgisini, Einar’ın Lili’ye dönüşümünde geçirdiği ameliyatların sayısını, Gerda’nun ruh halinin detaylarını seyirciye bıraktığını söylese de ben filmi izlemekten memnunum.

İzlemeyenlere de tavsiye ederim.

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir