Bu yıl aldığım yeni karardan oğlumun bilgisi vardı; Dünya klasiklerini yeniden okuyacaktım. Çoğunu çok küçük bir yaşta okumuş ve o yaşlarda, ne dünyanın politik geçmişine, ne tarihin küçük detaylarına aşina, ne de okuduklarımı anlayacak olgunlukta olmayışım, bazılarının konularını hatırlamamama, bazılarının ise konularını dahi unutmama yol açmıştı. Bugünkü aklımla ve deneyimimle okumak bana gerçekten de başka bir açı kazandırması kaçınılmazdı. Gerçekten de öyle oldu. Okudukça daha da iştahlandım, bir daha bir daha okuma isteğinin önüne geçemiyordum. Önce elimin altında olanlardan başladım, sonra sevgili oğlum, eşim ve arkadaşlarım, bana çeşitli vesilelerle hediye olarak kitap almaya başladı. İşte Beyaz Zambaklar Ülkesinde adlı kitabının elime geçişi bu yıl anneler günü sebebi ile oğlumun bana hediye etmesi ile oldu. Ne mutu bana ki kitap okuyan ve kitap hediye eden bir çocuk yetiştirmişiz.
Kitabı okumadan önceki epey geniş önsözü, bu kitabın ne kadar değerli olduğunu hatta birçok ülkenin ama başta Atatürk’ün bu kitaptan nasıl etkilendiğini ve örnek aldığını daha da iyi anlamama neden olduğu gibi kitabı bu kadar geç okuduğum için bir kez daha hayıflandığımı da itiraf etmeliyim. Kitabı sindire sindire okudum ve her sayfasında, her paragrafında bugün bile örnek alınacak, top yekün bir seferberlik ile yapılması gereken bir uyanış, gelişme ve ayağa kalkışın hala mümkün olduğunu görerek içim heyecanla doldu.
Beyaz
Zambaklar Ülkesinde, Mustafa Kemal Atatürk zamanında Türkçeye ilk kez çevrildi.
Atatürk, kitabı okuduğunda bu destansı başarıya tek kelimeyle hayran olmuştu.
Derhal kitabın ülkedeki okulların, özellikle askeri okulların müfredatına dahil
edilmesini emretti. Türk askerleri ülkelerindeki “yaşamı yenilemek” için
mutlaka bu kitabı okumalıydılar. O vakitler, kitap o kadar çok ilgi gördü ki,
Kuran-ı Kerim’den sonra en çok okunan kitap haline geldi.
Thomas Carlyle‘ye göre; Millet, cansız bir çamur tabakası gibidir. Eğer bir sanatçının eline geçmeyecek olursa sonsuza kadar şekilsiz ve hareketsiz kalır. Evet, Fin halkının kahramanı ve sanatçısı da filozof Johan Vilhelm Snellman’dır Bu kitapta kendisinin ve diğer dava arkadaşlarının yaz kış demeden, tüm ülkeyi en zorlu şartlar altında dolaşarak milli şuuru tekrar uyandırma ve en ileri seviyeye çekme çabaları anlatılıyor. Bu “Yaşam Mimarları” olan “sanatçı”ların halkı nasıl şekillendirdiğini, nelere öncü olduğunu okudukça aklınızdan, “Neden, neden bizler de böyle bir şeye öncü olamıyoruz?!” diyeceksiniz.
Kitap aslında 1920’li yıllarda yazılmış, bir çeşit dayanışma hikayesi. Snellman’ın toplumun bütün kesimlerini, asker, öğretmen, mühendis, din adamı demeden harekete geçirmesini ve bugünkü Fin ülkesinin, kültürü, sanayisi ve eğitimiyle nasıl kurulduğunu anlatmakta. Snellman’ın önderliğinde bir avuç aydının aslında isteseler ve çabalasalar neleri başaracağını gösteriyor kitap. Zira trenin ön vagonunda bulunan önderler halkı geri kalmışlıktan kurtarmak için seferberlik ilan ediyor ve uygarlık mücadelesi başlatıyor. Her çalışmanın sonunda elde edilen başarı gibi insanlığa, dayanışmaya, ruh birliğine ve insanlık onuruna örnek teşkil eden bir son kendini gösteriyor.
Hedeflenen yükseliş için toplumun her kademesine farkındalık konferansları
veriliyor ve bununla beraber ülkenin dört bir yanına halk kütüphaneleri
açılıyor. Dikkat çekilmek istenen bir diğer konu ise halkın cahiliyeti sadece
okuma yazma bilmeyen en alt tabakadan ibaret olmadığı, doktorların,
avukatların, memurların yani bir anlamda eğitim görmüş bireylerinde bu kapsama
girdiği kitap içerisinde çarpıcı örneklerle gözler önüne seriliyor. Bu durum da
toplumda “ahlaki oksijenin” kalmaması olarak adlandırılıyor.
Petrov,
kendi düşüncelerini yaymak için yorulmadan çalışan bir fikir insanı, yüksek
ikna yeteneğine sahip, ateşli bir hatip (aynı zamanda meslekten atılan bir din
görevlisidir.) ve yetenekli bir yazar olarak dinleyici ve okuyucularına çok
önemli bir fikir aşılamaktadır. O fikir ise;
İnsanlar ülkelerinin geleceğine dair taşıdıkları kişisel sorumluluğun bilincine
varmazlarsa, ülkelerin kalkınması ve refaha kavuşması da mümkün olamayacaktır.
Her bir insan gerçek vatandaş “Yaşam Mimarı” olmalı demektedir.
Şikayet
etmek en kolayıdır, aslolan içinde bulunduğun imkanlarla çevrenizi
yeşertmektir. Kendime olan kızgınlığım, kitabı okuduktan sonra şikayet etmek
yerine etrafımın farkına varmayı ve kendi adıma neler yapabileceğini düşünmeye
itti.
Petrov bize yeterince inanırsak yeşertemeyeceğimiz bataklığın olmadığını, karşımızdaki
insanla empati kurmayı, kendi çıkarı yerine başkasının çıkarını gözetmenin yine
dönüp dolaşıp iyiliğin kendisini nasıl bulacağını anlatıyor. Bireyin toplumdan
bağımsız olmadığını; bir tek yozlaşmış insanın, toplumun geneline yayılarak
onları da bozduğunun altını kuvvetle çiziyor.
Kitaptan bazı alıntılar :
- …ülkenizdeki geleceğin mimarları olarak sizlere sesleniyorum :
Halkın Zenginliğinin,
Halkın ortak aklının,
Halkın vicdanının oluşturulabilmesi için
Yapıcı olun.
Hayatta ne ve kim olmak istiyorsanız onu olun, ister profesör, ister doktor, işçi, bilim adamı, tüccar, subay, din adamı, memur, köylü, isterseniz de bakan; hepsi sizin yeteneklerinize, başarılarınıza ve başarısızlıklarınıza bağlıdır, ama bir tek şunu unutmayın:
Bedeninizin, aklınızın ve ruhunuzun tüm gücünü vatanınıza ve haklınıza vermelisiniz!’” (S. 57)
- İnsanlar ülkelerinin istikbaline dair şahsi mesuliyetlerinin bilincine varmazlarsa o ülkenin kalkınıp müreffeh bir ülke haline gelmesi imkânsızdır. Her gerçek vatandaş ‛hayat mimarı’ olmalıdır.(S.48)
- On beş bin nüfuslu Kuopio’da bir ilahiyat okulu, lise, teknik
okul, körler ve sağır-dilsizler için meslek okulu, sanayi okulu, kız lisesi,
ticaret okulu, birkaç tane halk okulu, kız ve erkek çocuklarının birlikte
eğitim aldıkları dokuz sınıflı İsveç ve yedi sınıflı bir Fin okulu bulunuyor (S.83)
- Ülkede her şey küçük: Şehirler küçük, ülkenin sahip olduğu kaynaklar sınırlı. Buna rağmen ülkenin eriştiği refah düzeyi hiç de küçümsenemeyecek kadar ileri boyuttadır. (S.26)
- Sizin göreviniz onları yetiştirmek, uygar ve gelişmiş halklar arasında yer almalarını sağlamaktır. Halkımızın cehaleti, kabalığı, ayyaş ve ahlaksız yaşam tarzı, hastalıkları ve fakirliği sizin utancınızdır, bu durumun suçlusu sizsiniz.
- Yöneticiler iyi veya kötü olsunlar, kahraman veya zalim olsunlar, onlar kendi milletlerinin birer yansımasıdırlar. (Sayfa 31)
- Her millet iktidar mekanizmasının başına ya kudretli ya da önemsiz kişileri geçirir. Bunlardan birinin işbaşına gelmesi milletin ahlaki seviyesi ve yaşantısına bağlıdır. (Sayfa 35)
- Eğitim almış olanların tümü milli düşünceyi geliştirmeye, milli ruhu uyandırmaya, milli iradeyi güçlendirmeye mecburdurlar. (Sayfa 41)
- İnsanlığın yaratılışında var olan kin, intikam ve vahşet, azgın deniz dalgalarının alçak yerlere saldırması gibi, insanlar arasında da başkalarının haklarına karşı saldırlar halinde sürüyor. (Sayfa 52)
- Hayattaki düzensizliklerin en büyük nedenlerinden biri şudur ki, herkes hayatında refaha kavuşmayı arzu eder, fakat hayatını terfi ettirmesini ve bizzat çalışma sonucunda hayatını daha iyi bir biçimde düzenleme ihtiyacını hissetmez. (Sayfa 71)
- Eğer gençliğin ruhunu tarım yapılmayan bir tarla gibi kendi haline bırakırsanız, orada ısırgan otları ve dikenler yetişir. (Sayfa 72)
Toplumun eğitim ve kültür seviyesini geliştirmek,
refah düzeyini artırmak isteyen yöneticiler, memurlar, görevini layıkıyla yapmak isteyen öğretmenler,
anne-babalar, doktorlar, mühendisler, ticaretle uğraşanlar ve her meslek
grubundan sorumluluk bilincindeki insanlar,
çocuklarını en iyi şekilde yetiştirme azmindeki
anne ve babalar, ülkesini sevdiğini ve
bunun için her zaman ve konumda bir şeyler yapılabileceğini düşünenler!
Bu kitabı mutlaka tekrar tekrar, sindire sindire
okumalısınız.