Sene 1930, Romanya Adakale’de yaşayan Ahmet Ali Bey aynı zamanda Adakale Camii imamı. Bu kültürlü ve müteşebbis adam, turizmin gelişmesi üzerine duyulan ihtiyaçtan dolayı, Ada’yı (Adakale’yi) herkese tanıtan Romence bir kitap hazırlıyor. Kitabın adı “Monografia Insulti Ada-Kaleh”, “Adakale Hakkında bir İnceleme” olarak çevirebiliriz. 1934 yılında 48 sayfa olarak Craiova şehrinde basılıyor, daha sonra da 1937’de üstelik 106 sayfa olarak 2. Baskı yapılıyor.
Adım adım yaklaşan 2. Dünya Harbi; siyasi kargaşalıklar, Türklerin mallarının ellerinden alınması, pek çok aile gibi Ahmet Ali Bey ve ailesi için de sonun başlangıcı oluyor.
Bir giderim bir ardıma bakarım
Bakıp bakıp yüreciğim yanarım
Hem hasretlik hem gurbetlik çekerim
Gene haram oldu Ada yolları
(bir Adakale Türküsünden dizeler)
Son bir yıldır akciğer hastalığı ile uğraşan Ahmet Ali Bey, karısı ve küçük oğluyla zar zor buldukları son bir gemi ile, yanlarına alabildikleri birkaç parça eşya ve bankada kurtaramadıkları paraları bırakıp giderken bu Adakale türküsünü mırıldanmış mıdır bilmiyorum. Ama geride bıraktıkları yüzlerce hatıra (evleri, komşuları, kişisel eşya ve aile yadigarları, tarlaları, hayvanları ve daha niceleri) gözlerinin önünden geçmiş ve bilinmeyen bir dünyaya doğru yola çıkmışlardı. Öyle bir yolculuk ki bilinmezlik, yokluk ve hiçlik dolu, savaşın en acı duygularını taşıyan yüreklerin ağladığı yüzen bir hüzün gemisi.
Yaşadığı yerlerden istemeyerek ayrılmak çok zor olsa da atalarının geldiği yere dönecek olması içini biraz olsun rahatlatıyordu Nevzat’ın. Son dönemde babasının akciğer rahatsızlığı yüzünden tedavi gördüğü Romanya’dan bindikleri gemi, İstanbul’a giderken belki her şey çok daha güzel olur diye düşünmüştü. Gel gör ki varış limanında vapurdan inerken annesinin dikiş makinasının denize düşmesi ile başlayan aksilikler; babasının rahatsızlığının nüksetmesi üzerine tekrar hastaneye yatırılması ile devam ediyordu.

Altı aylık bir tedavi, ne yazı ki Ahmet Ali Bey’e fayda
sağlamamış, Nevzat 13 yaşlarındayken vefat edip toprağa verilmişti. Genç
Cumhuriyet, bütün zor şartlara rağmen 300 -400 yıl evvel Balkan’lara yolladığı
akıncıların torunlarına toprak vererek ülkelerine yerleşmelerine yardımcı
olmaya çalışıyordu. Onların payına da Elazığ’ın Keban ilçesinde bir miktar
düşmüş, annesi Sabriye Hanım ve Nevzat da dayısı ile beraber o küçük topraklara
yerleşmişlerdi. Hiçbir geliri olmayan annesi, gelirken denize düşen ve
temizlenip neredeyse tam çalışan dikiş makinası ile sağa sola giysiler dikip üç
beş kuruş kazanıyor, oğlunu büyütmeye çalışıyordu.
Günler geçmiş, hayat normal seyrinde devam ederken Nevzat da okula başlamıştı.
Bir sabah Ankara’dan gelen bir müzik aletinin hayatını değiştireceğini asla
tahmin edemezdi.
O gün sınıfa girdiklerinde bütün çocuklar öğretmenin masasında duran alete
şaşkınlıkla bakıyordu. “Bunun ne olduğunu bilen var mı?” diye öğretmen
sorduğunda, bir tek Nevzat ayağa kalkıp “Akordiyon” dedi. Hocası şaşkınlıkla
bakarken “İsterseniz çalabilirim efendim” diye de tamamlamıştı. Geldikleri
Romanya’da Türkler, kendi dünyalarında düğün ve bayramlarda tanıştığı
akordiyonu da benimsemişti. Bu yüzden çocuklar küçük yaşlarda yetenekleri
doğrultusunda müzik aletini çalabiliyordu.
Derslerinde başarı ile ilerleyen Nevzat artık lise dönemine yaklaşıyordu. Okul dışındaki zamanlarda akrabalarının Elazığ’a giden otobüslerinde muavinlik yaparak dikiş diken annesine destek oluyordu. Araba kullanmayı da öğrenmiş, artık hayata atılıp çalışabilecek hale gelmişti. En azından annesi ve çevresi öyle düşünüyordu. Açıkçası okumasını isteyen de pek yok gibiydi. Ama Malatya’daki Köy Enstitüsü’ne gidip, orada okuması gerektiğine, annesi ve dayısını ancak genç Türkiye’nin genç öğretmeni ikna edebilmişti.
Malatya Akçadağ Köy Enstitüsü günleri heyecan içinde geçiyordu. Eğitim tüm hızı ile devam ediyor, okulun binasını, çatısını dahi kendileri inşa ettikleri için geceleri açık havada yatıyorlar ama müzik dahil hiçbir derslerinden geri kalmıyorlardı.

Yıllar akıp geçmiş, mezuniyet zamanı gelmişti. Okulunu birincilikle bitirmiş, 1947 senesinde Ankara Hasanoğlan’da kendinden küçüklerin yetişmesi için, tüm Enstitülerde büyüklerin yaptığı gibi, çalışıyordu. Bu arada Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nün yüksek bölümü de açılmış, Nevzat güzel sanatlar bölümünde gelecekteki hayali için çalışmalara başlamıştı. Önceleri şan sanatçısı olmak istese de şartlar onu müzik öğretmenliğine sürüklüyor ve çalışmalarının meyvelerini toplamaya başlıyordu. Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde bulunan piyano ile çok çalışmış ve Gazi Terbiye’nin (Gazi Eğitim Enstitüsü, şimdiki adı ile Gazi Üniversitesi) müzik bölümünü birincilikle kazanıp Ankara’da fakülte hayatına adım atmıştı.
1951 – 1952 yılında yine birincilik ile bitirdiği okulundan mezun olup, askerlik görevi için İstanbul Kasımpaşa’da bulunan deniz kuvvetlerine katılıp, vatani görevini tamamlamıştı. Askerliği döneminde, İstanbul’da çeşitli caz klüplerinde piyano ve çello çalarak klasiğin dışında Amerikan caz müziği ile tanışmıştı. Derken vatan hizmeti bitmiş, meslekteki ilk görevi için Kıbrıs’ın yolunu tutmuştu. Dört yıl sürecek öğretmenliği döneminde eskiden talebesi olan hayat arkadaşını da burada tanıyor ve 1960 yılında, mutlu bir evliliğe ilk adımlarını atıp, ikinci görevi için Diyarbakır’a tayin oluyor, ve eşi ile birlikte yeni hayatlarına başlıyorlardı.
Diyarbakır’da bulunan Amerikan üssünde görevli, Amerika’lı
subaylar ile beraber, klasik müzik çalışmalarına devam ederken bir yandan da
Doktor Refik Erer ile beraber bir Oda Orkestrasının kuruluşunu
gerçekleştiriyorlardı.
İlk kızlarının doğumu Diyarbakır’da gerçekleşmiş ve kısa bir süre sonra da Ankara’ya
bugünkü Gazi Üniversitesi’ne Öğretim Görevlisi olarak tayin olmuştu.
Diyarbakır’da iki arkadaşı ile temellerini attığı Oda orkestrasını Ankara’ya taşıyorlar
ve Dr. Refik ERER, Dr, İskender BAYKA, sanatçı Kenan GÖRGÜN ile “Ankara
Amatör Oda Orkestrası”nı kuruyorlar. Ancak elemanları amatör de olsa,
yapılan çalışmalar profesyonel bir orkestra seviyesi göstermeye başlayınca,
1982’den itibaren “Başkent Oda Orkestrası” olarak değiştirilmiş ve
çalışmalarını bugüne değin devam ettirmiştir.
Bu arada ikinci kızı dünyaya gelmiş, bu mutlu olaydan birkaç sene sonra annesi
Sabriye Hanım’ı kaybetmiştir. 80’li yıllarda Gençliğinden beri Öğretmenlik
yaptığı Fakültesinden emekli oluyor ve diğer bir köklü Ankara eğitim
yuvalarından TED Ankara Koleji’nde Müzik Öğretmeni olup, uzun yıllar, genç
nesillerin müziği sevmeleri için çaba gösterdi.
Nevzat Özkan, 2009 yılında iyi bir müzisyen, iyi bir eş ve iyi bir baba olarak aramızdan ayrıldı.
Babacığım nurlar içinde uyu.