Türk Tangosu ve Seyyan Hanım

90’larda, yeni evli bir çiftken evimize konuk olarak giren ve o CD’si ile bizler kadar evimizin müdavimlerinden biri oldu Seyyan Hanım. Taş plaktan CD’ye aktarılan tangolarını dinledikçe o dönem bazı sözlerin telaffuzlarının ne kadar farklı olduğunu düşünür, müziğin eşliğinde onun koloratür sesini dinler ve Türkiye’nin ilk tango söyleyen kadınının söylediği o güzel tangoları onunla birlikte mırıldanırdık. Hakkında çok yazıldı, hatta Murat Belge, kendisi ile bir röportaj dahi yaptı.  Benim amacım, onun hakkında yazılanlardan oluşturduğum bir derleme ile size onu tanıtmak. Onun kadar mütevazı, işini seven ve bir ev hanımından farksız sade yaşamı ile bence tüm sanatçılara örnek bir kadın o. Hala dinlemediyseniz o CD’yi alın ve dinleyin. Taş plağın cızırtıları arasından billur gibi sesi ile size en güzel tangoları hissettirecek Seyyan Hanım.

Türkiye’de batı tarzı yahut uyarlama “popüler müzik” türü 1920’den sonra Cumhuriyet aristokrasisi ile azınlıklar tarafından yaygınlaştırıldı. Özellikle kanto ve tangolar batılılaşmanın ve yeni bir müzik kültürü yaratmanın temel taşı olarak görüldü. Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi kültür politikasının müzikteki göstergesi olan kanto ve tangolar, Türk sosyetesi için Türkçe’ye uyarlanmış, Türki bir tarz, bir format tutturularak zamanın müzisyenleri tarafından moda haline sokulmuştur. Bu konuda ilk meşhur olan Seyyan Hanım’dı.

Seyyan hanım 1913 yılında İstanbul’da doğdu. İlk öğrenim sonrasında İstanbul Konservatuvarına devam etti ve orada Talariko Bey’den aldığı dersler ile gösterdiği üstün başarıları o dönem öğrencileri arasında özel bir yer edindi. Konservatuvar yıllarında yabancı dillerde (İtalyanca-Fransızca) söylediği şarkıları bir süre sonra Kadıköy Opereti‘nde (Şimdiki Süreyya Sineması‘nın olduğu yer) söylemeye başladığında daha 16 yaşındaydı. Yabancı kökenli şarkılar yanında “Efem”, “Çoban Yıldızı, “Akşam Garipliği”, “Zavallı Aşk” gibi özgün Türk müziği örneklerini de icra etti. 1930’lu yıllarda yorumladığı eserlerden bazıları, hocası Kaptanzade Ali Rıza Bey ve Columbia tarafından kaydedilmiş ve günümüze ulaşmaları sağlanmıştır. İlk Türk tangosu “Mazi Kalbimde Bir Yaradır” Necip Celal tarafından bestelendikten hemen sonra onun sesiyle dinleyicisi ile buluşmuştur. 1930 – 1932 yılları arasında İstanbul’da “Kırmızı Değirmen”de (Moulin Rouge) şarkılar söyledi.  Kendi sözlerinden ise hayatının kısaca anlatımı şu şekildedir:

“Ben aslında ilk değil ama ilklerdenim. Benden önce, Fikriye Hanım ve Afife Hanım vardı”.

“Kırmızı Değirmen”de tanıştım Fikriye Hanım’la. Benden hem yaş hem cüssece büyüktü. Necip Celal Andel şarkıları için sesi çok uygun değildi. O da mesela Muhlis Sabahattin Bey‘in şarkılarından “Ayşe” gibi şarkıları söylüyordu.. Sabahattin Bey de istedi şarkılarını söylememi ama kabul etmedim. O başka bir hayat tarzı gerektiriyordu.”

“Ben orada söylerken kimse dans etmezdi. Sadece konser dinlemeye gelmişler gibi dinlerlerdi. Annemle giderdik sonra onunla beraber dönerdik.”

“Oradan beni ayıran mekan değil, oradaki hayat tarzına ayak uyduramayışımdı.”

Murat Belge’ye o günleri şöyle anlatacaktır: “Safiye Ayla da sanırım ilk burada sahneye çıkmıştı. Ben annemle gider, programım bitince onunla çıkardım. İçki içen insanları eğlendirmek hiç hoşuma gitmezdi. Şarkı söylerken iki elimi birleştirip hiç kıpırdamazdım. Beyoğlu’yla bir alakam yoktu benim, kimseyle yoktu. Davetleri filan kabul etmezdim.” Ne film teklifleri, ne özel gecelerde program istekleri, hiçbirini kabul etmez. Çünkü en nefret ettiği şey, “hafiflik.” Ve ona göre o çevrelerde yükselebilmek için çok şeyi kabul etmek gerekir, ama onun karakteri bunlara uygun değildir.

Sonraki hayatında, subay gazinolarında da bozmaz prensiplerini; çok ısrar edilirse, sahneye çıkmadan masaya gelen mikrofondan ya da mikrofonsuz söyler. (Hürriyet Pazar, Emel Armutçu yazısı)

Sessiz, sakin, “sanat dünyası”nın hengâmesinden uzak bir yaşamı oldu. Bilenlerin kimi “yerli Edith Piaf” dedi, kimisi de “billur sesli soprano” ama onun hiç böyle bir derdi olmadı. Sahneye çıkacağı mekâna annesiyle geldi, sahnesi bittikten sonra evine annesiyle döndü. Alabildiğine mütevazı bir hayat sürdü, tam da ona Seyyan (anlamı eşit) adını veren babasının arzuladığı gibi bir cumhuriyet kadını oldu. Teğmen Sait Oskay ile evlenerek Oskay soyadını aldıktan sonra, eşinin görevi dolayısıyla Anadolu’nun birçok farklı ilinde yaşayan Seyyan Hanım, bu dönemde ancak uzun ve yorucu seyahatlerden sonra İstanbul’a gelerek ses ve müzik çalışmalarını devam ettirebilmiştir. O artık bir subay eşidir. Sarıkamış’a taşınırlar. Sahibinin Sesi ile yılda 10 plaklık anlaşma yapar. Katıldığı birkaç radyo programı da vardır. 16 Mayıs 1989’da Maltepe‘deki evinde 76 yaşında hayatını kaybetmiştir.

Turhan Selçuk bu ölümden birkaç ay soma şöyle bir karikatür çizer: Sargılı bir gramofondan sessizliğin müziği gelmektedir. Gramofonun önünde üzgün bir köpek oturmaktadır; “Kalemimle sana bir ses verebilseydim eğer…”

Toktamış Ateş der ki “Seyyan Hanım ve Diğerleri” adlı kitabında: “Toplumun böylesine kirlendiği ve yozlaştığı bir Türkiye’de Seyyan Hanım’ın macerası insana umut veriyor ve inançlarını tazeliyor. Çağdaşlık, özgürlük ve bağımsızlık konularında ne kadar geri adımlar atılmış olursa olunsun ve ne kadar tehditler olursa olsun, bu tür insanların varlıklarına duyduğum güven beni iyimser ve hoşgörülü kılıyor. Seyyan Hanım’a ve Seyyan Hanımlara duyduğum sevgi ve saygı beni nostaljik özlemlere değil, Cumhuriyetimizin geleceğiyle ilgili umutlara taşıyor. Bu satırları karalarken Seyyan Hanım’ın billur gibi sesini dinliyorum. İnanın içim huzur ve mutlulukla doluyor. Türkiye, Seyyan Hanımların omuzlarının üzerinde yükseldi ve yükselecek. O zayıf ve naif görünen; biraz sivri çeneli, elmacık kemikleri hafif çıkık ve gözlerinde; hüznün ardında saklı, inanılmaz bir güç ve iradenin ateşi yanan Seyyan Hanımların… Ötesi, laf-ı güzaf’tır.”

Mütevazı ama tutucu bir kadın değil Seyyan Hanım. Eşinin babası şeyh, annesi ise Cumhuriyet’in ilk öğretmenlerinden. Ailede kimse onu yatak kıyafetiyle görmez. Her akşam eşi gelmeden ev kıyafetlerini çıkarır ve süslenir. Eşi onu şarkı söylemesi konusunda hep destekler; dört çocuğu her akşam kurulan rakı sofrasında annenin şarkı söylediği ve “program” bitene kadar kimsenin masayı terk etmediği bir ortamda büyür. Ama büyük kızı dışındakiler onun geçmişini, plaklar dolduran bir kraliçe olduğunu sonradan öğrenirler. Oya Çakmakçı ve Müge Oskay, “Eski hayatına özlem filan duymadı. Birinci dünya savaşında çektiklerim, sahne hayatından daha çok anlatırdı” diyorlar. Her ikisi de “O kıvırcık saçlı esmer güzeli” şarkısının anneleri için yazıldığım biliyor, ama “kaç plak doldurduğunu kendi bile bilmezdi ki” diye sürdürüyorlar. Zaten geride kalan bir şey yok: “Anadolu’da dolaşırken her gelen verin dinleyelim, deyip almış. Plaklar ya kırık gelmiş ya da gelmemiş. Sonunda annemiz kızmış, birine vermiş olabilir (Hepsini kırdığı da söyleniyor, ama onlar böyle bir şey bilmediklerini belirtiyorlar). Uzun yıllar elimizde kaseti bile yoktu.” Soma 1978 yılında bir gün, Maltepe’deki evde mütevazı hayat sürerken, İstanbul Radyosu Spikeri Özcan Atamert’le tanışır aile. O da dönemin Hafif Müzik Bölüm Müdürü Nedim Erağan’la buluşturur onları. Erağan zaten Seyyan Hanım’ın izini sürmektedir. Seyyan Hanım’dan radyoya gelip bir tango söylenmesi rica edilir, kırmaz. Artık 65 yaşındadır. Fehmi Ege’nin “Neden” adlı tangosunu aynı pırıl pırıl soprano sesiyle söyler. Hatta sesi öyle güçlüdür ki yine mikrofondan uzaklaşarak söylemek zorunda kalır. Bir yıl kadar soma Atatürk Kültür Merkezi’nde yapılan Fehmi Ege’yi anma gecesine davet edilir. Eşinin ölümünden bu yana bir kez bile yapmadığı şeyi yapar; yeğenlerinin ısrarıyla dudağına bir ruj sürer ve davet üzerine sahneye çıkar. Ama tir tir titremektedir; “Kırk yıldır dinleyici huzurunda söylemedim, bir kusurum olursa şimdiden özür dilerim” der.

Sahibinin Sesi 7 No’lu kataloğunda Seyyan Hanım’ın özgeçmişi şöyle verilmiştir: Değerli muğanniyelerimizden Bayan Seyyan 1913 senesinde İstanbul’da doğmuştur (Ailesi doğum yerinin Selanik olduğunu söylemektedir). Pek küçük çağında sesinin fevkalade güzelliği ve musikiye olan merakı dolayısıyla orta tahsilini bitirdikten sonra İstanbul Konservatuvarı’na giderek Mösyö Talariko’dan ders almaya başlamıştır, az zamanda büyük bir kabiliyet gösteren Bayan Seyyan, Türk Ocağı konserlerine iştirak etmiş ve büyük muvaffakiyetler kazanmıştır. (…) ……..  Sesinde billuri bir ahenk çağlar, dileyenleri zevkin yüksek ufuklarına çıkarır’.”


Çağrışım zenginliği taşıyan bazı besteler, bazı sesler vardır, onları dinlerken birkaç kuşağın müzik zevki, yaşamından kesitler, bireysel serüveni üzerine düşüncelere dalarsınız.(Doğan Hızlan, Hürriyet’teki yazısında)

“Seyyan Hanım’ın taş plaklara okuduğu tangoları kasede ve CD’ye dönüştürenlerin çabalarına gönülden selam!.. Bu sayede çocukluk yıllarımda denize savurduğum bir kaydırak taşı, tuzlu sudan çıkıp seke seke geriye döndü. Seyyan Hanım tangolarını okurken ben avuçlarımın içinde derinleşen geçmişi okudum.” İlhan Selçuk

Mazi Kalbimde Bir Yaradır
https://youtu.be/y2ND-iE3pYQ

Hasret
https://youtu.be/9-Cng6RKbOA

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir