Anneler Günün Kutlu Olsun

Adı Fatma..
17 yaşında Kıbrıs’ta yaşayan körpecik bir kız. Ailesinin gözbebeği, köyünün de en güzellerinden. Tüm erkeklerin gözü onda. Ailesi üzerine titriyor, çünkü okuyor o. Ablası ya da diğer kardeşleri gibi değil.  Evde iş yapmak ona göre değil, okuyor o.

Lise ikinci sınıfta yeni bir müzik öğretmeni geliyor sınıfa. 19 Mayıs Lisesi’nin sıralarında otururken, keman dersi almak için öğretmeni özel derslere gelmeye başlıyor. Aşık oluveriyorlar. Yaşı ondan büyük ama olsun. Düzgün, yakışıklı, kibar bir adam. Türkiye’den gelmiş, mesleği var. Bir anacığından başka da akrabası çok az. Limasol’un tüm erkeklerinin yüreklerini sıkıştıran haberi yayıyorlar her yere, nişanlanıyorlar. Onlardan mutlusu yok.
Erkeğinin görev süresinin bitmesi, tayininin Diyarbakır’a çıkması bir gölge gibi düşüyor üstlerine.  Adam diyor ki gidip görevimi yapayım sonra gelelim evlenelim, sen de o ara okulunu bitir. 1 sene kalmış zaten. Tüm küçük yerlerde olduğu gibi ortalık ayağa kalkıyor, dedikodu kazanları kaynamaya başlıyor. Bu adam kızı kandırıyor, gidecek bir daha da gelmeyecek. Kim bakar böyle bir kıza bir daha.

O adam, bir gün kapısına gidiyor ve hemen kendisi ile gitmesini söylüyor. Fatma ne olduğunu anlamıyor; ayağında parmak arası terlikler, üzerinde bir ev elbisesi gidiyor sevdiği adamın ardından, belediyeye. Yıldırım nikahı kılıyor iki şahit ile oracıkta. Parmak arası terlikler ve günlük elbiseleri ile. Ne olduğunu anlamadan büyük düğün hazırlıkları yapılıyor, telli duvaklı gelin oluyor Fatma, köyün en güzel kızı. Kocası ile Türkiye’ye gidecek. Anacığının, kardeşlerinin içine acı da otursa ondan ayrı kalmalarının sebebinin böyle güzel bir evlilik olduğunu düşünüp su serpiyorlar yüreklerine.

Diyabakır’a gidince, kocasının anacığı da geliyor. Oğlundan başka kimsesi olmayan kadın bir hükümdar gibi evlerini idare etmeye başlıyor. Önce gelini beğenmiyor. “Cılız bu, iş yapamaz, çocuk bile doğuramaz” diye. Oğlunu ölesiye kıskanıyor gelininden ve kendi bildiği gibi evi yönetiyor, zavallı Fatma’ya eziyet ettiğinin bilince olmadan. Öyle görmüş, öyle bilmiş. Hele ki oğlu ilk kazancını karısına götürüp verince deliye dönüyor kayınvalide. Kriz geçiriyor yerlere yatıp.
Kıbrıs’taki düğün iyi de sadece kız tarafının katıldığı bir düğün idi. Kayınvalide yangından mal kaçırır diye bu kızı getirmesini bir türlü kabullenemiyor. Orada da kendi akrabaları için bir düğün planlanıyor. O gün herkes hazırlanırken kendi düğün gününde Fatma evi temizliyor, misafirler gelecek diye. Sonra da alınan gelinliği giyip düğün mekanına gitmeyi bekliyor sonra da.
18 yaşına girdiğinde bir can taşıyor Fatma. Kendi daha çocukken, çocukluğunu yaşayamamışken. Ama kimse acımıyor ona. Ev işleri yapmaya devam ediyor, kayınvalidesine hizmet etmek, kocasına hizmet etmek onun görevi. Öyle söyleniyor, o da sessiz itaat ediyor. Ne bilsin? Öyle sanıyor. Kocası sakin biri bir anası var onu kırmak istemiyor. Fatma da onu üzmemek için ona bir şey yansıtmıyor. Sık sık hastalanan anneyi doktora götürmek için bir bir düğünde takılan bilezikleri gidiyor Fatma’nın  Hamileyken beslenmenin öneminin farkında değil. Zaten kıt kanaat geçinen ailede en büyük porsiyon erkeğe veriliyor, sonra kayınvalideye, artanlar da geline. Karnı burnunda iş yapmaya devam ediyor. Sancısı tuttuğunda kocası evde değil. Sinemaya gitmiş. Zar zor anons ettiriliyor, doktorlar evde yok, Fatma doğurdu doğuracak, bekle diyorlar ebe var o bulunsun. Adam kapı kapı dolaşıp ebeyi arıyor, evini bulup gidiyor, dışarda olduğunu öğrenip oradan gidip alıyor getiriyor. Zor bir doğum sonrası bir kızları oluyor. Daha 18’ini doldurmadan alıyor bebeğini kucağına. İşler ise aynı hızda devam ederken, bir taraftan da bebek ile ilgilenmek daha da zorluyor onu. Yine ses çıkarmıyor. Elleri kanayana kadar bebek bezi yıkıyor her akşam, bebeğin beslenmesi, evin işi, bir de bebeğin hiç uyumaması onu neredeyse bitiriyor. Bebek hiç susmuyor, kolları bebek sallamaktan mahvoluyor, her gece hep birlikte nöbetleşe bebek sallıyorlar. Yukarı ışığa kaldırıyorlar ki gözleri kamaşsın, gözünü kapatırsa uyur diye. Doktorlar pek bir şey anlamıyorlar. 2,5 yaşına kadar uykusuzluk, yorgunluk Fatma’nın omuzlarında yükünü her gün daha da artırıyor.

Bir gün tayin haberi geliyor. Ankara bu defa. O devirde, 1963’ler filan, seyahat etmek, bebekli bir ailenin taşınması çok zor. Önce İskenderun’a gidiyorlar. Bebek ağlamaktan neredeyse çatlayacak. Doktora götürüyorlar ama bir iki ilaç ile gönderiliyorlar. Kimse çaresini bulamıyor, anlamıyorlar bu bebeğin derdini. Aç mı, ağrısı mı var…

Ankara’da yerleşip bir öğretmen maaşı ile yaşamaya çalışırlarken ikinci bebek haberi Fatma’yı bitiriyor. Daha yeni yeni uyumaya başlayan genç kadın ikinci bebeği aldırmak için doktora gidiyor kocasıyla. Doktor vazgeçirmek için ikna ediyor Fatma’yı, “erkek olacak bu defa” diyor. Çaresiz bebeği aldırmadan eve geliyorlar. Bu defa Fatma daha bilinçli, beslenmesine dikkat ediyor, yürüyüşler yapıyor, kendine daha iyi bakıyor. Bebek doğacağı zaman kocası yine evde yok, çünkü annesi daha erken, hemen doğmaz, sen git demiş. Sancı tutunca onu buluyorlar ve Ankara Doğum Evi’nde ikinci kızı dünyaya geliyor Fatma’nın.  Ama belki de bugüne kadar çektiklerinin bir ödülü gibi bebek o kadar sessiz ve problemsiz ki yemeğini verince, altını da temizleyince neredeyse ağlamadan büyüyor. Bu defa sütü var Fatma’nın, bebek doyuyor.

Bir maaşla iki çocuğun ve ailenin devamı zorlaşıyor. Fatma da çalışmaya başlıyor.  Kayınvalide de çocuklara bakıyor. Sıhhıye, Sağlık Sokak’ta oturuyorlar. Kayınvalide kalp hastası, merdiven çıkamıyor diye girişin bir iki basamak alt katındaki bir dairedeler. Kocası ateşli olduğu bir akşam büyük bir gök gürültüsü, yağmur ve sular gittikçe dayanılmaz bir hal alıyor. Eve su dolamaya başlayınca dışarıdaki feryat ve bağırışlardan anlıyor ki sel basıyor evi. Birkaç ıslak yorgan, akordiyon ve bir iki parça taşıyabilecekleri eşya ile hasta kocası, çocukları ve kayınvalidesi çıkıyorlar o evden. Çıkmadan tavana bir metre kalmış kadar su dolu olan o eve son bir kez bakıyor Fatma. Yuvası yıkılmış, her şeyi yok olmuş, ıslak birkaç parça eşya ile eşinin bir akrabasının yanına taşınıyorlar. İşte o gün gözyaşları içinde Fatma yemin ediyor bu durumu düzeltmek için.  Deli gibi çalışıp para biriktirmeye başlıyor. Zaten zor geçinseler de o biriktirmeye devam ediyor. Kıbrıs’taki akrabalarının yardımı, eşinin ailesinin göçmen olarak Türkiye’ye geldiklerinde devletin verdiği arazinin Keban barajı için kamulaştırılması sonrası gelen bir para ile birleştirip bir ev sahibi oluyorlar. Yıllarca borcunu da ödeseler, o artık kendi evleri. Kayınvalidesini küçük kızı 5 yaşındayken kaybeden Fatma sonunda aralıksız çalışıp, tüm kendi zevklerini, ihtiyaçlarını ikinci plana atıp eşi ile birlikte çocuklarına iyi bir gelecek vermek için didiniyor. Eşinin maaşına kendisininkini katıp çocuklarını okutuyor. Biri Hacettepe’den, diğeri de ODTÜ’den mezun oluyor kızlarının.

İşte Fatma’nı hayatının küçücük bir özeti. O çok sevdiği kocasını 10 yıl önce kaybettiğinden beri yalnız. Kızları evlenip çocuk çocuğa karıştı. O da hayatını onlara ve torunlarına adadı. Yurtdışında olan bir kızını çok özlese de diğer kızı yakınında olduğu için hasret gidermeye çalışıyor.

O hiçbir zaman kötü bir kayınvalide olmadı. Çocuklarını hep sevdi ve onlar için en iyisinin ne olduğuna inanıyorsa onu yaptı. O aslında içi sevgi dolu ama yaşadığı kötü anıların nasırlaştırdığı kalbinin pasını atmaya çalışıyor. Kızları, torunları pervane … Ama o en çok kocasını özlüyor.

O çok özel bir kadın, o benim annem.

Anneler Günü Kutlu Olsun Anne.

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir