Bir arkadaşımın tavsiyesi ile ilk kez tanıştığım Defne Suman’ın bu romanı beni o kadar etkiledi ve şaşırttı ki elimden bırakamadan okudum hatta yuttum denilebilir. Yazarın bu kitabının hem Türkçe ve hem de Yunanca basıldığını daha sonradan öğrendim. Tarihte çeşitli toplumlara ev sahipliği yapan güzeller güzeli İzmir’de geçiyor.
Kitabın konusu ise Kurtuluş Savaşı’na uzanan, insanı tarihi İzmir sokaklarında dolaştıran sıcak, bir o kadar yakıcı, öyle ki büyük İzmir yangının dehşetini yaşatan bir hikâye bu…1905 -2005 arasında geçiyor, Yunan istilası, Yunanlıların İzmir’den denize dökülmesi gibi olaylara 3 kadının gözünden bakan ve her bir kadının yerine geçtiğiniz ve kendinizi onların yaşadıklarını yaşarken buluverdiğiniz insanı kucaklayıveren bir roman. Defne Suman’ın kendi sözleri ile roman ın tanımı şöyle :
“Doğma büyüme bir İstanbul kızı olarak İzmir’e ilgim son derece yüzeysel, yok denecek kadar azdı. Hatta çocukluğumda arabayla geçtiğimiz bir kaç seferi saymazsak hayatımda İzmir’e gitmemiştim bile! Nihayet 2012’de bir yoga kursu vermek üzere İzmir’e davet edildim. Bahar vaktiydi. Bademler, kirazlar çiçek açmış. İnsanlar sokaklara dökülmüş… Dersten sonra meşhur kordonda tek başıma yürüyor, ipod’umdan rasgele şarkılar dinliyordum. İnsanlar çimenlere, deniz kenarında kafelere yayılmış, genç kızlar kol kola yürüyor, Çingene kadınlar fal açıyordu. Gökyüzü de deniz de masmaviydi.
Birden kulağımda Yunanca bir şarkı başladı: Μένω Εκτός. Durdum. Gözlerim dolmuştu. Etrafımdaki neşeli insanlarla bakıp içimde birden çöken kederin sebebini anlamaya çalıştım. Öyle tuhaftı ki şarkı çaldıkça sanki topraktan hüznün buhar gibi yükseliyordu. Oracıktaki bir banka oturup göz yaşlarımı serbest bıraktım.
Toprağın acıyı içinde barındırabileceğini işte ilk o zaman anladım.
Yine de yeni bir roman yazmaya oturduğumda aklımda İzmir yoktu. Tarihi bir roman yazmayı ise aklımdan bile geçirmiyordum. Ama işte yazarlığın en esrarengiz ve keyifli taraflarından bir tanesi bu… Sizi nereye çekeceğini bilmiyorsunuz. Bir planı takip ettiğinizi zannederken bir karakter çıkıveriyor satırların arasından. Ona kulak asmasanız bile o rüyalarınıza girip, kaleminizin ucundan çıkıyor.”
Bu dünyada güzellik ile zarafete değer veriliyor, Türkler, Rumlar, Latinler, Ermeni ve Yahudi’ler yan yana yaşıyor, birbirlerini seviyor, sayıyor ve bu kozmopolit liman kentinin sakinleri oldukları için gurur duyuyorlardı. Burası eski İzmir’di… .Artık topraktan tüten kederin sebebini biliyordum. Topraklarından sürülen, orada ölen, orada sevdiklerini bırakan insanların acısıydı… “
Romanın merkezine oturan üç kadının hikâyesi, şehrimizin de hikâyesidir. Aşklarıyla, umutlarıyla, acı ve sevinçleriyle İzmir’i yaşayan bu üç kadının kaderleri dördüncü bir kadın karakterin suskunluğunda toplanır, onun suskunluğu ise hepimizin suskunluğudur. Bütün bu hikayelerin iç çe geçtiği romanın kurgusunun da özel bir takdir alması gerektiğini vurgulamalıyım.
Bu aslında bir yüzleşme hikayesi olarak düşünülebilir. Her toplumda yüzleşilecek durumlar olduğu gibi İzmir’de o devirde yaşananlar karşılıklı suçlamalara neden olan önemli bir tarihi kesitten çok her iki tarafın da şartlarını, ilişkilerini ve yaşadıklarını gösteren bir duygusal geçit gibi sunuluyor kitapta. Bir şehir düşünün ki toplam nüfusunun yarısından çoğunu üç- beş gün içinde kaybettiği bir felaketi unutsun, hiçbir şey olmamış gibi davransın. Ancak bu roman geçmişin muhasebesini yapmaktan çok taraf olan her toplumun gözünden yaşanan, öncesinde güzel ama sonrasında çok sancılı bir süreci gözler önüne seriyor. Sağlıklı bir yüzleşme süreci her iki taraf için bir iyileşme sağlamakta; mağdur tarafın biraz olsun kendini onarabilmesinin, failin ise karşı taraf ile yeniden empatik-vicdani bir ilişki kurabilmesinin yolunu açmaktadır
Mutlaka okuyun, kesinlikle seveceksiniz.
Keyifli okumalar dilerim.