Şu evde kaldığımız günlerde, neredeyse ömrümü geçirdiğim İstanbul’u daha da özler oldum. İlk gençliğimden bu yana arkadaşlarımla dolaşıp, heyecanla yeni yerler keşfederdik. Elimizde kitaplardan çıkardığımız notlarla olayların geçtiği yerleri bulmaya çalışır, bulduğumuzda orada bir süre vakit geçirmeye gayret ederdik. Varsa eğer oturacak bir yerler, çay, kahve içer, kendimizce İstanbul’u yaşardık.
İlber Ortaylı Hocamızın çok değerli kitabı “İstanbul’dan Sayfalar”da okumuştum. 1940’ların sonunda Avrupa’daki bir rektörler toplantısında Sıddık Sami Onar, “En eski Avrupa Üniversitesi benimki , protokolde başta ben gelirim” diye tutturmuş, Oxford’lar, Cambridge’ler, Sorbonne, Prag ve Heidelberg’ler, Tehodorus’un 5.yy’da kurduğu üniversitenin halefi olan İstanbul Üniversitesini ön tarafa almışlar.
İstanbul 19. yüzyıla kadar burnundan kıl aldırmadı. Aklımızı başımıza toplarsak, yine de aldırmaz. Hangi şehrin böyle bir silüeti var ki ? İstanbul’un dışı cihanı yakar, içi bizi. 50 senedir onu çirkinleştirmek için her şeyi yapıyoruz, yine de güzel.
Sanırım üç göbek İstanbul’lu olmasak da önemli olan İstanbul’u hissedebilmek, onu sahiplenmek. Tarihten kalan eserlerini, sokaklarını gezip, seyredip, oralarda vakit geçirmenin, hayal kurmanın keyfini alabilir, çocuklarımıza aktarabilirsek , İstanbul’u o zaman gerçekten yaşar ve yaşayabiliriz. Şu zorla da olsa yavaşladığımız dönemlerde fırsat bilip bu güzel şehir hakkında okuyun; okuyun ve söz verin kendinize, her şey normale döndüğünde yaşadığım şehre vakit ayırayım diye.
Sevgiyle kalın,
Guestcat